Modern Dünyada Gündelik Hayat; Kitap İncelemesi

K

Kübra ERSÖZ

Yazar

27 Aralık 2025

1.    Giriş

Çoğu zaman hayatın 'büyük olaylar' (savaşlar, devrimler, büyük başarılar) toplamı olduğunu düşünürüz. Oysa hayatın asıl gövdesi, o büyük olayların arasında kalan 'boşluklarda', yani gündelik hayatta gizlidir. Henri Lefebvre, bizi bu boşluklara detaylıca bakmaya çağırıyor. Onun gözünde bir ürün reklamı ya da trafik sıkışıklığı, modern dünyanın ruhunu anlamak için en az anayasa metinleri kadar kritik olarak düşünmektedir.

Modern dünya bize daha çok özgürlük ve bolca alışveriş seçeneği vaat etti; ama sonuçta kendimizi "tüketim odaklı bir sistemin" içinde bulduk. Artık bir şeyi gerçekten ihtiyacımız olduğu için değil, sistem bizi buna programladığı için alıyoruz. Aldığımız eşyalarla aslında bazen sadece bir "statü" için satın alıyoruz. Bu durum bizi kendi hayatımızın odak noktası olmaktan çıkarıp, piyasanın çizdiği yolda yürüyen birer yolcuya dönüştürmektedir.

Sonuç olarak bu eser, okuyucuyu elindeki deterjandan bindiği otobüse kadar her şeyi politik bir bakış açısıyla görmeye ve "hayatı değiştirmek" için sıradanlığın içindeki devrimci potansiyeli keşfetmeye davet ediyor.

2.    Yorumlama ve Alıntılar

“İnsanüstü bir ışık ve ezginin ani belirişi tarafından değil, insanın sözü, ya da sadece edebiyat tarafından sunulan, biçimi değiştirilen gündelik hayattır.” s.1 

Lefebvre’in bu ifadesi, gündelik hayatın doğaüstü bir güçle değil, beşerî bir yaratıcılıkla anlam kazandığını vurgular. Bu alıntı, modern dünyada anlam arayışının dinsel veya metafizik alanlardan sıyrılıp bizzat yaşamın kendisine ve edebi dilin gücünü vurguluyor. Lefebvre, gündelik hayatın kendi başına, tekrarlayan bir yapısı olduğunu kabul eder. Ancak edebiyat ve insanın "sözü" bu gerçekliği bozduğunda, düz olan her an estetik bir değer kazanarak "biçimi değiştirilmiş" bir yapıta dönüşür. Lefebvre, burada, hayatın içindeki şiirselliği bulup çıkarmak bu kadar zor olmadığını savunmaktadır. Bu yüzden gündelik olan, ancak insanın bilinçli müdahalesi ve sanatsal (estetiksel) bakış açısıyla sıradanlıktan sıyrılıp gerçek bir anlam oluşturabilir.

“Felsefeye göre gündelik hayat, felsefi olmayan gibi; ideal (ve kavramsal) olana kıyasla ise gerçek dünyaymış gibi görünür. Felsefi hayat gündelik hayat karşısında üstünlük iddia eder; aslında soyut ve orada olmayan, mesafeli, kopuk bir hayattır.” s.22

Lefebvre’in bu cümlesinde, klasik felsefe ile gerçek yaşam arasındaki kopukluğa yönelik sert bir eleştiri yapmıştır. Lefebvre’nin kitabına göre felsefe, tarih boyunca kendini gündelik hayattan üstün bir konuma yerleştirmiş; gündelik olan her şeyi "felsefi olmayan", önemsiz olarak görüldüğünü yorumlanmıştır. Ancak yazar bu düzeni tersine çevirerek, asıl "soyut" ve "orada olmayan" tarafın, hayattan kopuk teoriler üreten felsefe olduğunu savunur. Felsefi hayatın iddia ettiği üstünlük kurmadığını söyler. Lefebvre’e göre gündelik hayat, ideal ve kavramsal olanın aksine, tüm çelişkileri, sıkıntıları ve potansiyelleriyle "gerçek dünyadır" der. Dolayısıyla felsefe, eğer hakikati anlamak istiyorsa, üstünlük taslamayı bırakıp kendi kavramlarını anlamak için sokaklara, rutinlere yani gündelik hayata bakmak zorundadır. Yani hayatın içine bakmalıdır.

 “Gündeliklik kavramı, gündelik hayattan gelmez; gündelik hayatı yansıtmaz; daha ziyade, felsefe adına, onun, olanaklı kabul edilen dönüşümünü ifade eder. Bu kavram yalıtılmış felsefeden değil; felsefe olmayan üzerine düşünen felsefeden doğar; bu ise, kuşkusuz, felsefesinin kendisini aşma çabası içinde ulaştığı en üst basamaktır!” s.24

Lefebvre’in bu karşılaştırması, "gündelik hayat" ile "gündeliklik" arasındaki teorik ayrımı ve felsefenin geçirdiği döngüyü ortaya koymaya çalışır. Lefebvre göre "gündeliklik" kavramı, yaşanılan hayatın basit bir kopyası değildir der.  Aksine felsefenin, hayatın mevcut rutinlerini eleştirel bir süreçten geçirerek onları neye dönüşebilecekleri üzerinden yeniden oluşmasını sağlamaktır. Lefebvre, felsefenin sadece kendi içine kapalı teoriler üreterek değil, felsefi kabul edilmeyen sıradan alanlar üzerine düşünerek olgunlaştığını savunur. Yukarıdaki alıntı cümlesinden de bahsettiğimiz gibi bu cümlede de Lefebvre’e göre gündelik hayat, ideal ve kavramsal olanın aksine, tüm çelişkileri, sıkıntıları ve potansiyelleriyle "gerçek dünyadır" der. Dolayısıyla felsefe, eğer hakikati anlamak istiyorsa, üstünlük taslamayı bırakıp kendi kavramlarını anlamak için sokaklara, rutinlere yani gündelik hayata bakmak zorundadır.

“Zoraki zaman boş zamandan daha büyük bir hızla artar. Gündelik içine yerleşir ve gündelik hayatı zorlamaların toplamıyla tanımıyla yönelir. Şu hâlde modernlik, boş zaman çağını yaşamamaktadır!” s.69

Buradaki alıntı cümle, modernitenin insanlara vaat ettiği, "özgürlük" ve "bol boş zaman" vaadinin aslında büyük bir uydurma olduğunu ortaya koyar. Kitaba göre "zoraki zaman" (örnek verecek olursak eğer; ev işleri, kişisel bakım işleri, ulaşımda yaşanılan trafik sorunları vs.) boş zamandan çok daha hızlı büyümektedir. Lefebvre burada, insanın boş zamanının bile bu dayatılan sistemin devamlılığı için tüketimle veya bir sonraki iş gününe hazırlıkla doldurulduğunu vurgulamaktadır. Modernite insanlara her zaman daha fazla boş zaman olduğunu hissettirir çünkü bu his insanlara daha fazla tüketim yapmasını daha fazla gündelik hayattan kopmasına neden olmaktadır.

“Oysa, eğer bir toplum birliğini yeniden kuramazsa her türlü birlikteliği kaybeder. “Modern” toplum bu durumla baş etmek için gündelik hayattaki değişiklikleri denetlemeye çalışır.” s.78

 Burada, modern toplumun parçalanmış yapısını bir arada tutmak için başvurduğu durumu açıklar. Kitaba göre, geleneksel bağların koptuğu ve bireylerin birbirinden uzaklaştırıldığı modern dünyada, toplumun doğal bir birliği kalmamıştır. Bu durum sistem için bir tehdit oluşturduğundan, "modern" toplum bu boşluğu gündelik hayatı her anıyla programlayarak doldurmaya çalıştığını belirtir. Lefebvre burada, modernitenin sunduğu düzenin doğal bir birliktelik değil, dayatılan ve her anı kontrol edilen yapay bir istikrar olduğunu vurgular ve gündelik hayattaki değişiklikleri denetlemeye çalışılmasını ve hatta çalışmayı vurgular.

“Gündelik olanı anlamak için, gündeliklik teorisini oluşturmak için, bazı ön koşullar vardır: Öncelikle, gündelik hayatın içinde bulunmak, orada yaşamış olmak; sonra da onu kabul etmek ve onun karşısında eleştirel bir mesafe bırakmak gerekir.” s.91

Lefebvre’in kitabında aldığım bu alıntı, gündelik hayatı analiz etmenin zorluğunu ve yazarın "katılımcı gözlem" yaklaşımını özetler. Kitaba göre, gündelik hayatı sadece dışarıdan, soyut teorilerle incelemek zordur; araştırmacı gündelik olanı anlamak için öncelikle o hayatın sıradanlığına, rutinlerine ve zorluklarına bizzat dahil olmalı, yani onu yaşamalıdır. Bu nedenle Lefebvre, hem o hayatı kabullenmeyi hem de ona eleştirel bir "mesafe" koymayı şart koşar.

Kitapta bulunan bu tablo, bir nevi modern toplumun işleyişini gösteren sistematik bir harita niteliğindedir. Bu şema, "Bürokratik Olarak Yönlendirilmiş Tüketim Toplumunun” nasıl bir yapı üzerine kurulduğunu görselleştirerek bizlere üretimin artık sadece mallar değil, bu mallara yönelik ihtiyaçları ve arzuları da kapsadığını kanıtlamaya çalışmaktadır.

Tabloya baktığımızda bürokrasi ve reklam birleşerek, kişinin gündelik hayatını planlar. Böylece kişi, kendi kararlarını verdiğini sanırken aslında önceden planlanmış bir olayın parçasını olduğunun bile farkına varamaz. Lefebvre bu tablo aracılığıyla, modernitenin bizlere dayattığı özgürlük, boş zaman gibi kavramların birer kandırmaca olduğunu anlatmak istemiştir. Aynı zamanda gündelik hayatın önemini bahsetmek istemiştir.

“Sanat ve estetik üzerine ikinci dereceden söylem, yanıltıcı uyumlulaştırma, gündelik hayatın kurgusal başkalaşımı, sözel tüketim olarak estetizme gelince, onu daha ziyade imgesel ile ideoloji arasında bir yere yerleştirmeyi yeğleyeceğiz. Bu tercih, söylemin “niteliği”ne bağlıdır.” s.108

Bu alıntı cümlede, sanatın gündelik hayatı gerçekten değiştirmek yerine onu sadece süslemesine yönelik sert bir eleştiri getirir. Kitaba göre yorumlama yaparsak eğer sanat ve estetik söylem hayatın gerçek çelişkilerini çözmek yerine onları tatlı gösterip uyum sağlamalarına yönelebiliyorsa bu durum bir tür sahte iyileştirmedir, denilebilir. Dolayısıyla, gündelik hayatın kurgusal olarak güzelleştirilmesi, bireyi gerçeklikten koparan bir tüketime dönüşür. Sonuçta biz sadece süslü kelimeleri ve güzel görüntüleri tüketmiş oluruz, bu da bizi sorgulamaktan alıkoyduğu için mevcut düzenin tıkır tıkır işlemesine hizmet eder.

“Gündelik olanın bağrında, en derin ve en özelleştirilmiş gündelikliğin çöreklendiği sahte uçurumlardan, çukurlardan yalnızlığın çığlığı yükselir.” s.147

Lefebvre bu cümlede, modern insanın kalabalıklar ve rutinler içinde yaşadığı ruhsal boşluğa dikkat çeker. Kitaba göre, her anı planlanmış ve tüketimle doldurulmuş olan modern hayat, aslında kişinin özündeki yalnızlığı gizlemeye yarayan sahteliktir. "Sahte uçurumlar ve çukurlar" ifadesiyle yazar, sistemin bize sunduğu sahte heyecanların, geçici dertlerin veya tüketim odaklı uğraşların altındaki gerçek boşluğu söyler. İnsan en özel ve en sıradan anlarında bile (evindeyken, alışveriş yaparken ya da dinlenirken) aslında kendine ve topluma yabancılaşmıştır ve hatta kendisi ile yalnızlık içine düşmüştür.

“Bu karmaşık bastırma ve kaçış, zorlama ve uyarlama oyunu, bizim sadece taslağını yaptığımız gündelik hayatın tarihidir. Bu taslağı oluştururken altını çizmeye çalıştığımız çelişki şudur: En geniş çapta uygunlaştırma, en dikkate değer yapıtlar ve üsluplar, şiddet ve zulüm üzerine kurulmuş, zorlamanın en güçlü bir biçimde işlediği eski toplumlarda ortaya çıkmışlardır.” s.169

 Bu cümlede, modern toplum ile geçmiş toplumlar arasındaki sanatsal ve kültürel derinlik farkını bir çelişki üzerinden açıklar. Kitaba göre, modern dünya her şeyi uygunlaştıran ve çatışmaları bürokrasiyle ya da zorlamayla çözen bir yapıdadır. Oysa geçmişteki baskıcı, şiddet dolu ve zorlamanın en sert yaşandığı toplumlar, bu büyük gerilimden beslenerek tarihin en görkemli üsluplarını ve sanat eserlerini bu baskılara ve zorlamalarına rağmen oluşturmuşlardır. Sonuç olarak, gündelik hayatın tarihi sadece bir uyum süreci değil, aynı zamanda insanın bu baskılar karşısında kendi özgün üslubunu var etme veya edememe mücadelesidir.